.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

19 Mayıs 2015 Salı

ALMANLAR YENİLDİĞİ İÇİN Mİ YENİLDİK ?

Mehmet Fatih ORUÇ / Türkiye Gazetesi

Bu sözler aslında İttihatçıların savaşın sorumluluğunu gizleme ve suçlarını başkalarına atma çabasıdır. Yeni devleti kuran kadronun da önemli bir kısmının İttihatçı geleneğinden gelmesi, Cumhuriyet döneminde de aynı görüşün sıkı sıkıya benimsenmesine sebep olmuştur.
 
Aslında Osmanlı Devleti’nin yenik sayılmasına ve aynı zamanda koca devletin sonunun başlangıcına sebep olan şey bir mütarekedir. Evet, 1. Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi’nde bahsediyorum.
 
25 maddeden müteşekkil, Ahmet Emin Bey’in imzaladığı ve “ıstıraplı felaket” olarak tanımladığı mütareke. Aslında bu imzayla Osmanlı Devleti, fiilen de tasfiye sürecine girmiş oldu.
 
İhtilaf devletleri diye bahsedilir ama aslında işin gerçeğine bakıldığında muhatap sadece İngilizlerdir ve gerisi tamamen teferruattan ibarettir.
 
Düşünün ki bir devlet İngilizlerin insafına ve merhametine kalmış. Eyvah ki, ne eyvah! Bunu Kazım Karabekir ve Rauf Bey de açıkça belirtmekten kaçınmamışlardır. Rauf Bey’in yorumu durumu net olarak ortaya koymaktadır.
“Mütarekenamenin şartları ağırdır. Bununla beraber onları yerine getirmeğe sadakatle çalışacağız. İngiliz devlet ve milletinin imzalarına sadık, vaatlerine vefakâr olduklarına itimadımız vardır. Bu inanç, üzerimize düşen ağır vazifeyi yapmakta bize cesaret verdi…”
 
Peki, Osmanlı için sonun başlangıcı olan bu mütareke, İngilizler için neden bu kadar önemliydi ve niye bunun üstüne bu kadar düşüyorlardı?
 
Önce görünen önemli sebeplerinden bahsedeyim. Birincisi, sadece İngilizler için değil, tüm dünya için stratejik önem taşıyan boğazların kontrolü. Ayrıca 7. ve 24. maddeyle, tehlike durumunda stratejik noktaların işgalinin meşru hale getirilmesini de unutmayalım. Gerçekten de insaflarına kalınmış.
 
Ayrıca Osmanlı askerleri terhis edildi ve telsiz, telgraf haberleşmesinin kontrolü de ihtilaf devletlerinin eline geçti.
 
Tuhaf olan ise; hükümet ve diğer çevrelerde esen iyimser havaydı. Mesela Ahmet İzzet Paşa hükümeti, Mondros’u “ehven bir mütareke” şeklinde yorumlarken, sonucu ise iyimser bir havada karşılamıştır.
 
Hariciye Nazırı Mehmet Nabi ise “Osmanlı Devleti’nin hükümranlık hakları ihlal edilmeyecek çünkü mütareke hükümleri nispeten mülayimdir” demekten geri kalmaz. Harbiye Nezareti müsteşarı olan İsmet Bey’in yorumu da İstanbul’daki resmi görüşlerden farklı değildi. Hatta daha olumlu bir havaya sahipti.
 
Ayrıca Suriye cephesinden dönmüş olan Mustafa Kemal de Vakit gazetesine verdiği mülakatta, İngilizlere karşı uzlaşmacı bir tavır izleyerek, Britanyalıların iyi niyetlerinden asla şüphe etmediğini açıkça belirtmiştir.
 
Ne yazık ki; bu iyimser hava, kamuoyunda da hâkimdi. Mesela Tasvir-i Efkâr gazetesi, ilk sayfasında etrafı çiçeklerle süslenmiş, üstünde güneş doğan mütareke temsiliyle ülkeye getireceği barış, huzur ve güneş gibi aydınlığın hayalini resmetmişti.
 
Ancak İngilizler bu mülayim havadan hiç hoşnut değillerdi. Çünkü herkesin iyimser tavrının arkasında, savaşın sonlanmasından dolayı bir sevinç ve eski günlere geri dönüş umudu vardı. Onların yıkmak istediği ise aslında bu düşünceye sebep olan birlik ve beraberlikti.
 
Osmanlı Devleti’ne karşı uygulamış olduğu bu ağır dayatmaların, ders vermek istediği diğer devletler tarafından algılanmayacağını düşündüler. Çünkü Osmanlı’nın ve İslamiyet’in en büyük düşmanı olan İngilizler, aslında halifenin başında bulunduğu İslam Birliği’nin düşmanıydı. Sömürgesi altında bulunan devletlerin çoğunluğunun Müslüman olması ve her fırsatta bu birlik sebebiyle birtakım siyasi hareket ve isyanlara kalkışmaları bu anlamda onları ürkütüyordu. Mütarekedeki ağır şartlar, diğer ülkelere de siyasal ve psikolojik anlamda gözdağı vermeliydi.
 
Bu gözdağıyla İslam Birliği’nin dağılması ve parça parça olması ise mütarekenin arkasında yatan ve görünmeyen en önemli sebebiydi.
 
Osmanlı Devleti’ni siyasi ve askerî açıdan teslim almaları gerekiyordu. Fakat bu mülayim hava istedikleri neticeyi elde etmelerine engel oldu. Bu da onları Musul, Batum ve İstanbul gibi stratejik yerlere yoğun bir şekilde işgal hareketi başlatmak zorunda bıraktı. Mütarekenin ve sonrasındaki işgalin tek olumlu yönü olarak, milli mücadelenin miladını oluşturduğu belirtilmektedir.
 
Neticede bir yabancı devletin (Almanya) teşvik ve tahrikiyle girdiğimiz bir savaştan, yine yabancı devletlerin oluşturduğu (İngiltere, Fransa, İtalya) askeri bir grubun zorlamasıyla, Mondros Mütarekesiyle çıkmış olduk.
 
Yani biz, Almanlar yenildiği için değil, İngilizlerin yüzyıllardır yapmış olduğu planlar meyvesini verdiği için yenildik. İslam Birliği’nin yani Hilafetin gücünden ölümüne korktukları için dayattıkları Mondros Mütarekesi yüzünden yenildik.
2.4.2015

6 yorum:

  1. yenilginin sebebi de 3 ordumuzun yok olduğu filistin nablus hezimetimizdirki..askerimiz kalmadı ...tamamı imha edildi
    Düşman Ordusu, 19 Eylül 1918’de Nablus güneyinde batıdan-doğuya doğru 8, 7 ve 4. Orduların savundukları mevzilere karşı büyük bir taarruz harekâtı başlatmıştır. M. Kemal’in başında bulunduğu 7. Ordunun kabul edilemez bir şekilde 8. ve 4. Ordulara haber vermeden ani bir surette geri çekilmesi, 8. ve 4. Orduların imhasına sebep olmuştur. Neticede Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu çatışmalarda; Mareşal Liman Von Sanders’in Yıldırım Ordular Grubu bozguna uğramış, Cevat Paşanın 8. Ordusuyla kuruluşundaki Albay Refet (Bele)’in 22.Kolordusu imha olmuş, M. Kemal’in 7.Ordusuyla kuruluşundaki Ali Fuat Paşanın (Cebesoy) 20.Kolordusu ve Albay Ismet (Inönü)’in 3.Kolordusu ağır zayiat vermiştir
    Işte General Allenby’nin 19-20 Eylül günleriyle ilgili yazdıkları:

    “36 saat zarfında 8. Ordu’nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları `bütün silah ve malzemeleriyle´ elimize düştü.”

    Allenby 24 Eylül’de `kalan son birliklerin de esir alınarak´ her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam `57 bin esir´ alınmış, bunların 5.500’ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor...........................................
    http://belgelerlegercektarih.com/tag/mustafa-kemalin-filistin-cephesi-hezimeti/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tarihi galipler yazar. Bu açıdan Türkiyede bir adamın parlatılması için ordu ve milletin başarıları bir kişiye verilip yüceltilmiş, yaptığı hatalar ise görmezden gelinmiştir. Bu nedenle M.Kemal'in Çanakkaledeki başarısı ile Kurtuluş savaşı nazara verilmiş, diğer cepheler es geçilmiştir.
      Onun yazdığı ve ona atfedilen tarih ayıklanmış ve pürüzsüz gösterilmiştir. Bu sebeple Bediüzzaman dahi Milletin mağlubiyeti hengamında onun mahiyetine bakmadığı ve onu yücelttiğini belirtmiştir.

      Sil
  2. Bu konudaki gerçekleri teyid eden bir yazıyı Ergün Diler Takvim Gazetesinde yazmış. Derin Türkiye başlıklı yazının omurgasında Murat Bardakçı’nın makalesinden hareketle M. Kemal’in tarih sahnesine çıkmasıyla ilgili gerçekleri okuyalım. Dileyen asıl makaleyi okumalı, çünkü ben yazının kendi konumuzla ilgili kısmını alıntıladım….
    Kaynak:
    http://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2015/05/20/derin-turkiye

    Derin Türkiye
    19 Mayıs'taki en güzel yazı Murat Bardakçı'nındı!
    Belge ile anlatılan bir gerçek vardı!
    Daha önce birkaç kez yazmıştım! "19 Mayıs'ı ve Mustafa Kemal'i tanımıyoruz" diye. Hoş Sultan Vahdeddin'i de tanımıyorduk! Hele okullarda "Mustafa Kemal kahraman, Sultan Vahdeddin ise hain" diye öğrenirdik! 90 yılda bunu düzeltemedik!
    Nesiller yanlış bilgilerle geldi geçti!
    Yıl 1917...
    Veliahd Vahdeddin Almanya'ya gezi için gidiyor! Yanında SIRDAŞI Mustafa Kemal Paşa var! Yani en güvendiği ismi yanına alıp seyahate çıkıyor ve dünyayı konuşuyorlar!
    Yaveri ne de olsa! Zaten devletin içinde bulunduğu şartlar hiç de içaçıcı değil! Herkes bir çare peşinde! Daha sonra BANDIRMA VAPURUYLA Mustafa Kemal Samsun'a çıkıyor!
    Bu bize İngilizler'e görünmemek için "tehlikelerle dolu yolculuk", "gece yol alma", "ışıkları söndürme" gibi masallarla aktarıldı! Bardakçı da bunu belgesiyle ortaya koymuş! Samsun'aTAYİN EMRİNDEN hem Sultan Vahdeddin'in hem de Damat Ferit Paşa'nın bilgisi var!
    En ince ayrıntıya kadar!
    Şimdi size başka bir şey aktaracağım... Konunun devamı olarak! Rahmetli Mahir Kaynak Hoca ile bir gün evinde yine sohbet ediyorduk! Çok uzun sürerdi konuşmalarımız! Zaten bu konuyu sık sık gündeme alır, tartışırdık!
    Bir gün fazla sıkıştırmış olacağım ki son parçayı da koydu!
    Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması, bütün ordunun ona biat etmesi, içeride kendisine karşı hakiki bir direnişin olmaması, komutayı eline alması, istikamet belirlemesi ve zaferden sonra HANEDAN'ın hiç karşı çıkmaması ve Sultan'ın, "Mustafa Kemal'i devirelim!"teklifini yapanları kovması üzerinde hiç kafa patlatmadık!
    Sevmiyorduk düşünmeyi!
    Kısa yolu tercih edip başkalarının yazdığı TARİHİ okumayı tercih ediyorduk! Masal tadında olduğu için sanırım! OYSA ortada OSMANLI DERİN DEVLETİ'nin yaptığı kocaman bir operasyon vardı! Biz bilmesek de her şeye karar veren HANEDAN'dı! Osmanlı Devleti'ydi!
    Onlar, devletin yok olmasına razı gelmediği için başkalaşmasını tercih etti!
    Bizler bunu çocuklarımıza "BUNLAR HAİN!" diye öğrettik!
    Yahu toprağın sahibi toprağını satar mı?
    Hiç düşünmedik!
    Gençlerin de düşünmesini istemedik!

    YanıtlaSil
  3. Yazının 2. kısmı:

    Mustafa Kemal bu son operasyon için aranılan ve bulunan en güvenilir isimdi! Aileye yakın başka isimler olsa da operasyon onunla yürüdü! Tarihimizi 1923'ten başlattıkları için Mustafa Kemal'in de bir OSMANLI SUBAYI olduğunu hatırlamayız! Görmezden geliriz! Oysa O, Bulgaristan'daki bir baloya YENİÇERİ kıyafetiyle gidecek kadar Osmanlı'ydı! Ama görevi farklıydı!
    Nasıl O, Yavuz Sultan Selim'le, Kanuni ile, Fatih ile, II. Mahmud ile sonsuza kadar yaşamadıysa bizler de yolumuza devam etmeliydik! Ama birileri bunu anlamıyor ve kullanıyordu! Hepsi bizim için çok değerliydi! Ama devletlerin canı, kanı, ruhu, adımları ve hesapları olurdu!
    En önemlisi hedefleri olurdu! HANEDAN bavulunu kendi isteğiyle toplarken 90 yıl kazanmayı hesap etmişti! Yok olmaktansa BAŞKALAŞMAK bir tercihti! BAŞKALAŞMAK için yani değişmek için de ZA FER gerekirdi! Yoksa YENİLİKLERİ kabul ettirmek hiç kolay olmazdı! Ki zafere rağmen olmadı! Bu zafer de YUNANİSTAN tarafından bize verilecekti! Zaten Yunan'ın karadan işgal altındaki İSTANBUL'a değil de denizden İZMİR'e çıkmasının hiçbir mantıklı izahı yoktu! Bir ONBAŞI'nın bile almayacağı kararı bir DEVLET nasıl alıyordu?
    Karadan birliklerle iki saatte İstanbul'a gelmek varken niçin saatlerce denizden yolculuk isteniyordu? Zor olan tercih ediliyor ve denizden çıkarma yapılıyordu!
    Akıl alır gibi değil!
    Sebebini bilen var mı?
    Peki İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'in kocası Prens Philip'in babası Prens Andrew kimdi?Bilmiyorduk! Sakarya Meydan Muharebesi'nde Yunan II. Ordusunun Komutanı'ydı.
    Prens Andrew aynı zamanda Yunan Kralı Konstantin'in de kardeşiydi.
    Andrew savaş kaybedilince idamla yargılandı ama son anda asılmaktan kurtuldu! Yunanistan'ı ailesiyle birlikte terk etti. Kraliçe ile kocası Philip sadece eş değil aynı zamanda akrabaydı!

    YanıtlaSil
  4. Yazının 3. bölümü:

    Osmanlı DERİN DEVLETİ'nin operasyonu bu zaferle kesinlik kazanmış ve taşlar yerine oturmuştu! Bundan sonrası da Mustafa Kemal'e aitti!
    Söylenileni yapacaktı! Yaptı da... Görev insanıydı, güvenilirdi! Ve çok iyi bir askerdi!
    Ancak TÜRKİYE kurulduktan sonra İNGİLİZLER rotadan çıktığımızı gördü! Kötü bir şey olduğu için söylemiyorum ama İsmet Paşa İngilizler'e çok yakındı! 55 yaşından sonra bu nedenle İngilizce öğrendiği söylenirdi! O başka bir yola inanıyordu!
    Mustafa Kemal başka! O çatışma yani başlangıçtaki kavga hiç bitmedi! Bu nedenle CUMHURBAŞKANLARINI olaysız bir şekilde seçemedik!
    Kavganın temelinde bu vardı! Zaten Mustafa Kemal hayatayken imzalarını kullanamaz olmuştu! Bir ekip sahte imzalarla kendisini tasfiye etmişti! Ama millet bilmiyordu!
    Peki bu olayı nasıl bu kadar net biliyorum! İşte Mahir Hoca SON OSMANLI SADRAZAMININ OĞLU ile çok iyi arkadaştı! Aynı zamanda Mahir Hoca'nın da hocasıydı!
    O gün bana bunun detaylarını anlattı! Sadrazam her şeyi en ince ayrıntısına kadar geride bırakmıştı! OPERASYONUN KUSURSUZ işlediğinin altını da çizmişti!

    YanıtlaSil
  5. 1876'da bir Rus generali 'yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım' diyor. Ülkemizde işte yıllarca bunlar yapılmaya çalışıldı. Dilimizden kopartıldık, bin yıllık bir birikimi kenara attık. Şah damarının kesilmesi işte budur. Biz şu anda 1000 yıllık tarihimizi bilmiyoruz, okuyamıyoruz.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmasından...

    YanıtlaSil